Cennet ve dereceleri, Cemalullah müşahede


Bilmelisin ki amel cennetleri yüz derecedir. Nitekim ateş de, yüz derekedir (basamak). Her derece, bir takım alt menzillere ayrılır. Önce bu Muhâmmed ümmetine ait olup diğer ümmetlerden üstün olmalarını sağlayan menzilleri zikredelim, Muhammed ümmeti, Allah'ın Kur'an-ı Kerim'de tanıklığı ve bildirmesiyle, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmettir.” Bu yüz derece, sekiz cennetin her birinde bulunan ve tarzları ise, cennet içinde cennet şeklinde olan derecelerdir.

En üstün cennet, Adn cennetidir, Adn, cennetin başkenti olduğu gibi insanların Allah'ı görmek için toplanacağı Kesib de oradadır. Adn, cennetler içinde en yüksek cennettir. Bu yönüyle 6, cennetler içinde hükümdarın sarayına benzer. Sarayın etrafını sekiz sur çevreler. Her iki sur arasında ise, bir cennet vardır. 
Adn Cennetinden sonra ise, Firdevs cenneti gelir. Firdevs, Adn cennetinin altındaki cennetlerin ortancası ve en üstünüdür. Sonra Huld cenneti, ardından Naim cenneti, Meva cenneti, sonra Selam diyarı (Darusselâm), sonra Mukame diyari gelir.

Vesile cenneti ise, Adn cennetindeki en üstün derecedir. Bu cennet, ümmetinin duası sayesinde Hz. Peygamber adına gerçekleşmiştir ve ona aittir. Allah, bilgisini gizlediği bir hikmet nedeniyle böyle yaptı. Çünkü biz, peygamber sebebiyle Allah katındaki mutluluğa ulaştık ve insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olduk. 
Allâh Onun vasıtasıyla bizi son ümmet yaptığı gibi Onunla da peygamberliği bitirmiştir? Hz. Peygamber, kendisine söylemesi emredildiği gibi bir insandır. Bizim Allah'a dönük bir yönümüz vardır. Bu yönden Allah'a yakardığımız gibi Allah da bize oradan karşılık verir. Yaratılmış her varlığın Rabbine dönük özel bir yönü vardır. Peygamber de, Allah'ın emriyle, Onun Vesile cennetine ulaşması için dua etmemizi emretti. Böylece Hz. Peygamber ümmetinin duasıyla o cennete ulaşır ve yerleşir. Bu yüce değeri anla! Anlarsan, bu meselenin ilâhi gayret konusuna girdiğini öğrenirsin. Allah bu Peygamber'i ve bu ümmeti şerefli kılmıştır.

Cennet dereceleri, kendisindeki derecelerle birlikte, beşbin yüzbeş dereceyi i içerir. Gerçi cennet dereceleri bu sayıdan fazla olabilir. Fakat biz, keşif ehlinin görüş birliğine vardığı kısımları zikretmekle yetindik. Bunlar, cinsler karşısında türlerin yerini alır.

Diğer ümmetlere değil de sadece Muhammed ümmetine tahsis edilmiş dereceler on iki tanedir. Hiçbir ümmet bunlara ortak değildir. (Tıpkı ümmeti gibi) Hz. Peygamber de, ahirette Vesile cenneti ve şefaat kapısını açmakla diğer peygamberlerden üstün olduğu gibi dünyada ise, sahih bir hadiste belirtildiği gibi, önceki hiçbir peygambere verilmemiş altı özellikle üstündür. (Bu hadis, Müslim b. Haccac'ın es-Sahih'inde geçer. Hadiste şunlar zikredilmiştir)
1-Peygamberliğinin genelliği, 
2-Savaş ganimetlerinin helal kılınması, 
3-Düşmanların kalplerine korku salmakla yardım alması, 
4-Bütün yeryüzünün kendisine mescit kılınması, 
5-Yeryüzü toprağının onun adına temiz sayılması ve 
6-Yeryüzünün hazinelerinin anahtarlarının kendisine verilmesi.

Cennete girenler, dört sınıftır: Nebi olan Resulller, veliler. Onlar, Rablerinden gelen bir basiret ve kanıta göre peygambere uyanlardır. Müminler onlar peygamberleri doğrulayanlardır ve akli kanıtlarla Allah'tan başka ilâh olmadığını bilen bilginler. Allah Teala şöyle buyurur: 
“Allah, melekler ve bilgi sahipleri, Allah'tan başka ilâh olmadığına tanıklık etti.” (Âl-i İmrân suresi 18.ayet)
Söz konusu kimseler, bilginler derken kastettiklerimizdir. Allah onlar hakkında şöyle der: 
“Allah aranızdan iman edenleri ve kendilerine bilgi verilenleri derecelere yükseltir.” (Mücadele suresi 11.ayet)

Allah'ı bilmeye üçüncüsü olmayan iki yoldan ulaşılabilir. Bu iki yolun dışında başka bir yolla Allah'ı birleyen kimse taklitçidir. 
Birincisi, keşif yoludur. Bu bilgi, keşif esnasında gerçekleşen ve insanın kendisinde bulduğu zorunlu bir bilgidir. İnsan kendinde bulduğu bu bilgiye karşı bir kuşku taşımadığı gibi onu kendisinden uzaklaştırmayı da başaramaz. Kendisinde bulduğundan başka, bu bilgide dayanabileceği bir kanıt da bilmez. Bunun bir istisnası, keşfinde delil ve delillinin birlikte verildiğini söyleyen bir ariftir. (Onun iddiasına göre Bir şey ancak delil maharetiyle bilinebiliyorsa, söz konusu şeyin (bilinmesinin de) delilden ortaya çıkması (keşf) gerekir. Bu sözü, arkadaşımız Faslı Ebu Abdullah el-Kettâni söylerdi. Ben bu sözü ondan duydum. O, kendi durumunu bildirmiş ve doğru söylemiştir. Ancak, işin her zaman böyle olduğunu söylemekle de yanılmıştır: Çünkü başka biri, bir delilden ortaya çıkmaksızın, gerçeği kendi nefsinde zevk olarak öğrenebilir. Ya da bilgi, insan için gerçekleşen ilâhi tecelliden meydana gelebilir. Bu gibi insanlar, peygamberler, nebiler ve bazı velilerdir.

İkinci yol ise, akli kanıtlarla tümevarım ve düşünme yoludur. Bu ikinci yol, ilkinden daha aşağıdadır, Çünkü kanıtı inceleyen kimse, kanıta zarar veren kuşkulara maruz kalabilir. Böyle bir durumda insan, kuşkuyu ortaya çıkarmada ve öğrenilmek istenen şeydeki doğru yönü araştırmada zorlanır. 

Üçünçü bir yol ise, yoktur.

İşte bunlar, Allah'ın birliğine tanıklık eden (ayette zikredilen) bilgi sahipleridir. Allah'ın birliğini kanıt ve inceleme bakımından bilen bu sınıfın üstatları, birlemeye, yani Zâtı birlemeye kesin kanıtlara dayanan bilgiyi de eklemişlerdir. Söz konusu kanıtlar bütün keşif sahiplerine verilmemiş, belki bir kısmına verilmiş olabilecek kanıtlardır.

Bu dört sınıf, Adn cennetlerinde bulunan Beyaz Kesib'te Rablerini görürken ayrışır. Orada dört makamda bulunurlar: 
Birinci grup, minberlerdedir. Bunlar, en üst grup olan resuller ve nebilerdir. 
İkinci grup ise, velilerdir. Onlar söz, davranış ve hal bakımından nebilerin varisleridir. Söz konusu insanlar, Rablerinden bir kanıta sahiptir. Onlar, döşeklerde ve tahtlarda oturur. 
Üçüncü tabaka ise, akli-kesin kanıt bakımından Allah'ı bilenlerdir. Onlar ise, kürsülerde oturur. 
Dördüncü tabaka ise, Allah birlerken taklitçi olan müminlerdir. Onların mertebeleri vardır. Bu bağlamda toplanma yerinde taklitçi müminler akli düşünce sahiplerinin önündeyken beyaz Kesib'te Hakkı görürken akıl vasıtasıyla Allah'ın birliğini bilenler taklitçilerin önündedir.

Allah, genel ziyarete kullarına görünmek isteyince, biri bütün cennetlerde şöyle bağırır: 
“Cennetlerdekiler! En büyük ihsana, en yakın mertebeye ve en yüce manzaraya koşunuz! Adn cennetinde Rabbinizi ziyarete buyurunuz” 
Onlar da, Adn cennetine koşar ve oraya girerler. Her grup, kendi mertebe ve menzilini öğrendiği için herkes kendi yerine Oturur.

Sonra sofraların getirilmesi emredilir. Konukların önüne özel sofralar konulur. Onlar, dünya hayatında ya da cennette, amel cennetlerinde bu sofraların benzerini ne görmüş ne de tahayyül etmişti. Aynı şey, sofradaki yemekler için geçerlidir. Kendi cennetlerinde o yemeğin benzerini yememişlerdi. Aynı şey, içecekleri için de geçerlidir. Ayrılırken, daha önce benzerini hiç giymedikleri elbiseler kendilerine giydirilir. Bu anlatılanın doğruluk ölçütü, Hz. Peygamber'in cennet hakkındaki şu ifadesidir: 
“Orada ne gözlerin gördüğü ne kulakların işittiği ne de herhangi bir insan kalbinin düşündüğü şeyler bulunur.” Sofradan kalkınca, beyaz miskten olan Kesib'e giderler. Oradaki yerlerine, amelleri ölçüsünce değil, Allah'ı bilmeleri ölçüsünce yerleşirler. 
Çünkü amel, Rahman'ı müşâhede etmeyle ilgili değil, cennet nimetlerine özgüdür.

Bu haldeyken onlara bir nur parıldar! Hepsi secdeye kapanır. Bu nur, dıştaki gözlerine, içten ise iç gözlerine yayıldığı gibi bedenlerinin tüm organlarına ve nefislerinin latif kısımlarına nüfuz eder. Böylece her bir şahıs, bütünüyle göz, bütünüyle kulak haline döner. Artık her şeyi zatıyla görür ve kendisini yönler sınırlayamaz. Ve her şeyi zatıyla duyar. Nitekim Hz. Musa, Rabbinin sözünü bütün yönlerden ve bütün uzuvlarıyla birlikte duymuştu. Bu nurun yayılması, onlara bu imkânı vermiştir, Binaenaleyh, söz konusu nur sayesinde (Hakkı) müşâhede etmeye ve görmeye güç yetirirler. Görmek, müşâhededen daha yetkindir.

Allah'tan bir elçi gelir ve onlara şöyle der: 
“Rabbinizi görmek için, hazırlık yapınız! Rabbiniz tecelli edecek! Onlar saygı. duruşuna geçerler. Hak da kendilerine tecelli eder. Bu esnada Hak ile kulları arasında üç perde vardır: 

İzzet perdesi, büyüklük perdesi, azamet perdesi. 

Yaratıklar, o perdelere bakmaya güç yetiremezler. Allah, nezdindeki en büyük teşrifatçıya emreder: 

“Kullarım ile aramdaki perdeleri kaldırınız ki, beni görebilsinler."
 
Bunun üzerine perdeler kaldırılır. Allah tek bir perdenin ardından el-Cemîl ve el-Latîf isimlerinde kullarına görünür. Bu esnada hepsi, tek bir gözdür. Üzerlerine zatlarına yayılan bir nur saçılır. O nur sayesinde bütünüyle kulak haline gelirler. Kuşkusuz Rabbin güzelliği onları kendilerinden geçirmiş, zadarı da bu en mukaddes nurun güzelliğiyle aydınlanmıştır.

Kıyametin duraklarıyla ilgili Ebu Bekir en-Nakkaş'tan aktarılan ve tamamını zikredeceğimiz bir hadiste Hz. Peygamber şöyle demiştir:
“Allah şöyle der: Kullarım selam olsun size! Merhaba! Allah size hayat versin! Rahman ve Rahim'den, el-Hay ve el-Kayyum'dan size selam olsun! “Ne güzel davranışlarda bulundunuz! Sonsuza değin giriniz cennete" Cennet size helal-i hoş olsun. Siz de, ebedi nimet, el-Kerim'in ödülü ve sürekli kalmayla nefislerinizi hoş tutunuz. Siz, iman etmiş (ve eman almışl müminlersiniz! Ben de, el-Mümin ve el-Müheymin olan Allah'ım. İsimlerimden birine sizi ortak ettim. Size hiçbir korku olmadığı gibi siz mahzun: da olmayacaksınız. Sizler benim dostlarım; komşularım, seçtiklerim, özel adamlarım ve sevdiklerimsiniz. Evimde, size selam olsun”

“Ey benim: Müslüman kullarım! Siz müslüman, ben ise es-Selâm'ım! Evim ise, selâm evidir (darü”s-selâm, esenlik evidir. Sözümü duyduğunuz gibi; yüzümü de göstereceğim! size. Size tecelli edip yüzümden perdeleri kaldırdığımda, bana hamd ediniz! Benden perdelenmeksizin, esenlikle ve güvenle evime giriniz! Banâ doğru gelip etrafımda oturunuz ki bana bakasınız. ve beni yakından göresiniz! Ben de size hediyeler vereyim, sizi ödüllerle ödüllendireyim, size nurumu tahsis edeyim, 'güzelliğimle sizi kuşatayım, size mülkümden vereyim. Gülmemle neşelenin, sizi ellerimle sarayım ve size kokumu duyurayım.”

“Ben, beni görmediğiniz halde taptığınız, sevdiğiniz ve korktuğunuz Rabbinizim! İzzetim, celâlim, yüceliğim, büyüklüğüm, güzelliğim ve nezihliğime yemin olsun ki, hepinizden hoşnudum ve hepinizi sevdiğim gibi sevdiklerinizi de seviyorum. Benim katımda canlarınızın çektiği ve gözlerinizin haz aldığı şeyler vardır. Peşinden gittiğiniz ve arzuladığınız her şey, benim nezdimdedir. Siz neyi isterseniz, ben de onu isterim. Artık benden isteyiniz! Korkmayın ve utanmayınız! Çekinmeyiniz! Kuşkusuz Ben cömert, bol bol veren, sözünde vefalı sözüne sadık ve doğru sözlü Allah'ım!

İşte sizi evime yerleştirdim, cennetimi size helâl kıldım, size kendi nefsimi gösterdim. İşte cömert ve koruyucu elim açıktır ve size uzatılmıştır, onu sizden çekmeyeceğim, Size bakıyorum, gözümü sizden ayırmam, Artık, neyi dilerseniz ve arzularsanız benden isteyiniz. Kuşkusuz size yakınlık gösterdim. Ben sizinle oturuyor ve size yoldaş oluyorum. Artık, ebediyen ne bir ihtiyaç ne bir yoksunluk ne bir ümitsizlik ne bir yoksulluk ne bir çaresizlik ne bir yaşlılık ne bir öfke ne bir güçlük ve ne de hallerin değişmesi vardır."

“Nimetiniz, ebedidir. Siz, güvenli bir şekilde (cennete) yerleşenler, beni görmeyi bekleyenler, ikrama mazhar olanlar ve nimetlenenlersiniz. “Bana itaat etmiş ve yasaklarımdan kaçınmış şerefli efendilersiniz, Artık, ihtiyaçlarınızı bana bildiriniz ki, onları sizin için benden bir cönertlik ve nimet olarak karşılayayım.”

“Onlar şöyle derler: “Rabbimiz! Ne böyle bir şey ummuş ne de beklemiştik. Fakat tek dileğimiz,'sonsuzâ değin senin saygın yüzüne bakmak ve senin bizden razı olmandır.” Yücelerin Yücesi, Mülkün Sahibi, Cömertlerin Cömerdi Allah Teala da şöyle buyurur:
“İşte yüzüm! Ebediyen ve sonsuza kadar size görünecektir. Ona bakınız ve sevininiz! Çünkü ben sizden razıyım. Artık nimetleniniz! Eşlerinize gidin, birbirinize sarılın ve birleşin, Evlatlanızla mutlu olun. Odalaranıza girin, bahçelerinizde gezinin! Bineklerinize binin! Döşeklerinize uzanın! Cennetlerdeki cariye ve odalıklarınıza alışın! Rabbinizden size gelen hediyelerinizi kabul edin! Elbiselerinizi giyin! Meclislerinize gidin ve sohbet edin”

“Sonra, bir süre istirahat edin (kaylüle)! Bu istirahat esnasında ne uyuklama ne kendinden geçme söz konusudur, İstirahat, gölge sahibinin gölgesinde, dinlendirenin sağladığı güvenlikte ve el-Celil'in yakınlığında dinlenmeden ibarettir. Sonra, kevser nehrine, Kafura, temizleyici suya, serinlik verene, içilmesi serbest ve serin suya gidiniz! Orada yıkanınız ve nimetlenin. Ne mutlu size! Sonunuz ne güzeldir! Sonra dinleniniz. “Yeşil koltuklara uzanınız! Uzatılmış gölgede yükseltilmiş döşeklerde ve serin suda ve bol meyveler içinde dinleniniz. Bunlar ne biter ne de onlardan engellenirsiniz.

Ardından Hz. Peygamber şu âyeti okudu: 
“Cennetlikler o gün iyi bir meşguliyet içindedir. Onlar ve eşleri kanepeler, sedir üzerinde uzanmıştır. Sonra da şu âyeti "ekledi: “Cennet ehli o gün en iyi yerde ve en güzel dinlenme yerindedirler." Yasin suresi 55-56

Ebu Bekir en-Nakkaş'ın hadisi burada sona ermiştir. Bu hadisin senet kayıtlarını daha önce kıyamet bölümünde duraklar bahsinde vermiştik.

Allah bu hitaptan sonra perdeyi kaldırır ve kullarına tecelli eder. Bu tecelliyle birlikte hepsi secdeye kapanır. Allah onlara şöyle der:
“Başlarınızı kaldırınız! Burası secde yeri değildir! Kullarım! Sizi, beni görmekle nimetlendirmek için dâvet ettim.” Allah dilediği bir süre onları tutar ve ardından şöyle der: “Başka bir dileğiniz kaldı mı?” Kullar karşılık verir: “Rabbimiz! Daha ne kalmış olabilir ki? Bizi ateşten kurtardın, hoşnutluk mekânına soktun, yakınına yerleştirdin, cömertliğinin nişanı olan elbiseler giydirdin, yüzünü gösterdin.” 
Hak şöyle der: “Kalmıştır” Kullar cevap vetir: “Rabbimiz! Ne kaldı ki” 
Allah şöyle der: “Sizden hoşnutluğumun sürmesi. Ben de, hiçbir zaman size öfkelenmeyeceğim.”

Bundan daha hoş bir kelime ve daha tatlı bir müjde olabilir mi? Allah bizi yaratmaya söz ile başlayıp "ol" demiştir. Bizim adımıza ilk meydanâ gelen şey ise, (ol sözünü ve emrini) işitmekti. Allah, başladığı şeyle bitirdi ve bu sözü söyledi, duymakla sona erdi. Duyulan şey ise, bu müjdeydi. İnsanlar Hakkı görmede derece derece olacağı gibi: bu görmede de bilgilerine göre farklılaşırlar. Herkes kendi bilgi derecesine göre Hakkı görür.

Sonra Allah, meleklerine şöyle der: “Onları köşklerine götürünüz.” Çünkü bu müşahede sonrasında kullar, iki nedenle yolarını bulamazlar. Birincisi kendilerini etkisi altına alan görme sarhoşluğu iken diğer neden, yolda karşılaştıkları iyiliklerdeki artıştır. Bu nedenle köşklerini tanıyamazlar. Melekler göstermeseydi konakladıkları yerleri bilemeyeceklerdi. Yerlerine ulaştıklarında ise, oradaki huriler ve odalıklar kendilerini karşılar. Sahip oldukları her şeyin yüzlerinden bir güzellik, sevinç ve ışık kazandığını görürler. Bu ışığı, bizzat kendileri sahip oldukları şeylere yaymıştır. Onlara şöyle derler: 'Işığınız, parlaklığınız ve güzelliğiniz artmış! Sizi böyle bırakmamıştık?”. Köşklerinde bulunanlar şöyle karşılık verir: “Siz de öyle! Sizin de güzelliğiniz ve parlaklığınız artmış. Bizden ayrılırken böyle değildiniz? Böylece hepsi birbirlerinden nimetlenir.

Bilmelisin ki, rahatlık ve rahmet, cennetteki herkesi kuşatır. Gerçi rahmet, dışta var olan bir şey değildir. Rahmet, rahmete kavuşan şeyin haz almasını ve nimetlenmesini sağlayan bir (kendisi değil, etkisi var olan bir şeydir. Var olan i ise, (rahmetle nimetlenen) bu şeydir. Cennette bulunan herkes nimetlenen olduğu gibi oradaki her şey de bir nimettir, Onların cennetteki hareketleri yorgunluk vermediği gibi amelleri de bitkinlik vermez. 
Şu var ki; onlarda uyku rahatlığı yoktur. Çünkü onlar uyumaz. Dolayısıyla onlarda herhangi bir şekilde uyku rahatlığı bulunmaz. Uyku, özellikle cehennemliklerin mazhar olduğu bir nimettir. Binaenaleyh uyku rahatlığının bulunduğu yer, (cennet değil) cehennemdir.

Allahın azap günlerinde cehennemliklere olan rahmetinin bir yönü, onlar için ateşi soğutmasıdır. Ardından ateş tekrar tutuşturulur. Böylece ateş söndüğü ölçüde, üzerlerindeki azabın acıları hafifler. Allah şöyle buyurur;
“Her söndüğünde, ateşi artırırız.” 
Bu durum, tereddütsüz bir şekilde, ateşin duyulur bir şey olduğunu gösterir, Çünkü ateşin böyle bir özelliğe sahip olması, cisimlerle bilfiil varlık kazanmasından kaynaklanmıştır. Çünkü kendiliğinde ateş, böyle bir özelliği ya da artmayı ve eksilmeyi kabul etmez. Bu niteliği kabul eden şey, ateşle tutuşan cisimdir. Başka bir ifadeyle, ateşle tutuşan şey o cisimdir.

Bu âyeti başka bir şekilde yorumlarsak şöyle deriz: Onların bedenlerine musallat olan ateş “her söndüğünde, onları ateş olarak artırırız. Burada “onları” zamirini azap çekenlere irca ettik. Çünkü Allah “ateşi artırırız dişi-tekil zamir)? demedi. Bunun anlamı, azabın onların içlerine geçeceğidir ki, en büyük azap odur. İşte bu en büyük duyulur azap, onları manevi azaptan habersiz yapar. Dışlarındaki ateş söndürülüp duyusal olarak rahatı bulduklarında, bu kez Allah, daha önce ihmal ettikleri şeylerin düşüncesini onların içlerine musallat eder. Söz konusu şeyleri yapsalardı, hiç kuşkusuz, mutluluğa ermiş olacaklardı. Bütün otoritesiyle vehim gücü, kendilerine musallat olur. Böylece, içinde bulundukları azaptan daha büyüğüne düştüklerini zannederler. Nefislerindeki bu vehimle birlikte duydukları azap, duyulur ateşin bedenlerine musallat olmasına bitişik azabın kendilerine yerleşmesinden daha şiddetli olur. Vehim gücünün onlara verdiği bu ateş, “kalplere ulaşan ateştir. Bu azap, hakkında şu mısraları söyledik: 

Ateş iki türlüdür: Birincisi bütünü alev olan ateş,
Diğeri ise, ruhlara ulaşan bir'anlam olan ateştir.

İkincisi, ne alevi ve ne dumanı olan ateştir.
Fakat onun kalbe kazınmış bir acısı vardır.

Cennetliklerin durumu da böyledir. Allah, onlara sahip oldukları nimetten daha fazlasını mevhum bir nimet ve umut olarak verir. Bu nimet şöyle gerçekleşir: Cennetteki bir insan bir nimeti vehmeder ya da temenni eder. Ardından, vehmine göre, o nimetin içinde bulunur. Nimeti manevi bir şey olarak temenni etmişse mana olarak, duyusal bir şey olarak temenni etmişse duyulur olarak o nimete ulaşır. Temenninin manevi veya duyulur olması eşittir. Söz konusu nimet, ihtisas cenneti ve onların nimetinden meydana gelen bir nimettir, Böyle bir nimet, dünyadaki bir temenni ve tevehhümün karşılığıdır. Bu temenni ve tevehhüm insanın bir an bile Allah'a isyan etmeyip O'nun itaatkâr ve salih kulları arasına katılmasıyla ilgilidir, Fakat ilâhi yardım, dünyada ona bu imkânı vermemiştir. Bunun üzerine bu temenninin karşılığı) cennette verilir ve kişinin temenni ve tevehhüm ettiği şey orada gerçekleşir. Allah onu dünyada bu meşakkatli amellerin zahmetinden kurtarır. Ahirette ise, yüksek derecelere sahip olan söz konusu meşakkatli amellerin sahiplerine katılır.

Hz. Peygamber'in şöyle bir adam hakkında söylediği bir hadis aktarılır: Biçare ve yoksul bir adam, zengin ve Hakkın inâyetine mazhar olmuş birinin sadaka verdiğini, malını köle azat etmek için harcadığını, insânlara cömertlik: yaptığını, akrabalarını gözettiğini, mescitler yaptığını ve ancak zengin insanların yerine getirebileceği âmeller yaptığını görür. Bunun yanı sıra, kendisinin yerine getirme, gücüne sahip olmadığı ibadetleri daha iyi bir. şekilde yerine getirenleri görür ve arkadaşı gibi parası ve gücü olsaydı, onun yaptığını yapabilmeyi temenni eder. Hz. Peygamber, böyle bir insan hakkında şöyle demiştir: 
“Bu iki insan, sevapta eşittir.”
Bunun anlamı, (dünyada temenni ettiği) amellerin meydana getirdiği bir nimet olarak, böyle bir temenninin cennette kendisine verileceğidir. Böylece yoksulun (cennette) temenni ettiği şey onun adına gerçekleşir. Bu temenni nimeti, kişi kendisini cennette temenni etmeden önce bulacağı nimetten daha haz vericidir. Dolayısıyla nimet kulun temennisinin sonucu (edilgeni) olduğunda, onda, nimetlenmek daha üstün olur.

Öyleyse ihtisas cennetlerinin bir yönü de, Allah'ın kulun himmet  ve temennisinden yaratacağı şeylerdir. Binaenaleyh o nimet, dünyada bir ürünü var olmamış akledilir, mevhum ve temenni edilen bir amelden (meydana gelmiş bir tahsistir. Aşağıdaki mısralardan “ihtisas” derken kastettiğimiz şey budur.

Cennet mertebeleri bölünmüştür.
Ameller ve ihtisas mertebeleri diye.

Ey akil sahipleri! Yarışınız 
Amel binekleriniz üzerinde, kaçış yok!

Kuşkusuz (Elest âleminde evet ikrarı anlamında) belâ çocuklarımıza
İhlastan başka, amellerin bir sonucunu vermedi.

Çünkü fıtrattaki (elest) kabul, onlar için bir şeriat değildi. 
Öyleyse o, bir eksikliğin bulunmadığı bir ihtisastır

İkinci “ihtisas” ile, temenni veya vehimden meydana gelmeyen şeyi kastetmişken ilkiyle temenni ve vehimden olanı kastettik. Söz konusu ihtisas, dünyadaki temenni ve tevehhümün karşılığıdır. Bu bağlamda kötü kuruntulara gelince, onlar bir ürünü olmayan, fakat kuruntu esnasında sahibine haz veren şeylerdir.
Bir mısrada şöyle denilir:

Kuruntular gerçekleşseydi, temennilerin en güzeli olurdu
Yoksa, onlarla tasasız bir hayat geçirmiş oluruz.

Fakat bu gibi kuruntular, gelecekte pişmanlığa yol açar. Allah Teala kötü kuruntular hakkında şöyle der: “Allah'ın emri gelinceye kadar kuruntular onları oyaladı.” (Hadid suresi 14.ayet)
Başka bir âyette ise, 
“Cennetlikler o gün daha iyi yerde ve daha iyi bir dinlenme yerindedir.” (Furkan suresi 24.ayet)diye buyrulur. Çünkü iyilik ile kötülük, hiçbir şekilde mukayese edilemez. Cennetliklerin iyiliğinin daha üstün ve daha güzel olmasının yegâne nedeni, buradaki iyiliğin gerçekleşmiş, mevcut ve duyulur olmasıdır. 
Böyle bir iyilik, kâfirin dünyada vehmettiği ve bilgisizliği nedeniyle düşüncesiyle kendisine ulaşabileceğini zannettiği iyilikten daha üstündür. 
Bu nedenle Allah, cennetliklerin iyiliği hakkında şöyle demiştir: 
“Daha hayırlı ve daha güzel. Böylece Allah, burada bir şeyin diğerinden üstün olmasını ifade eden kalıbı zikretmiştir ki, bu kalıp “efalu” kalıbıdır. Bunu anla! 
“Allah doğruyu söyler ve doğruya ulaştırır.”


FÜTÛHÂT-I MEKKİYYE 3.cilt sa: 17-18-19-20-21-22-23-24-25-26

Cennet, Menzilleri, Dereceleri ve Bu Konuyla İlgili Hususlar



Allah bizi ve sizi desteklesin, bilmelisin ki, iki cennet vardır: Duyulur cennet ve manevi cennet. Akıl, her ikisini birden bilir.

Âlem de ikiye ayrılır: Latif âlem ve yoğun âlem. Buna, gayb âlemi ve görünür âlem 'de diyebiliriz. (Allah'ın emirlerinden sorumlu ve muhatap olan düşünen nefsin taşıdığı bilgi ve marifetleri nedeniyle bir nimeti olduğu gibi hayvani nefs vasıtasıyla duyulardan elde ettiği haz ve arzuları bakımından da bir nimeti vardır. Düşünen nefs söz konusu bilgi ve marifetleri, araştırma, tefekkür ve akli kanıtlarla ulaşmış olduğu sonuçlarla elde etmiştir. Bu bağlamda hayvani nefs vasıtasıyla ulaşılan hazlara ve arzulara örnek olarak ise, yemek yemek, içmek, cinsel ilişkiye girmek, giyinmek, hoş kokular, kulakların duyduğu melodiler, sevilen-güzel kadın suretindeki göz onu göğüsleri tomurcuklanmış kızlarda görür duyusal güzellik, güzel erkeklerin yüzleri, türlü renkler, ağaçlar ve nehirleri verebiliriz.

Bütün bunları duyular düşünen nefse (nefs-i nâtıka) ulaştırır. Düşünen nefs de, doğası bakımından onlardan haz alır. Düşünen nefs değil de, hayvani-duyumsayan nefs söz konusu şeylerden haz alsaydı, hayvan da güzel-alımlı bir kadının yüzünden veya yakışıklı bir delikanlının yüzünden, renklerden, melodilerden haz alabilirdi. Bir hayvanın bunlardan haz aldığını görmediğimize göre, duyusal gücün verileriyle haz alan şeyin düşünen nefs olduğunu kesin olarak öğrendik. Söz konusu şeylerin bir kısmını algılamada hayvanlar da ortak iken bir kısmını algılamada ortak değildir.

Bilmelisin ki, Allah bu duyulur cenneti Aslanın doğum yerinde yarattı ki o İklid'dir-. Onun burcu ise, aslandır. Manevi cennet ise ki o (beden mesabesindeki) bu duyulur cennetin ruhudur. Hakkın neşesinden, yetkinlik, sevinç ve mutluluk özelliklerinden yaratıldı. Böylece duyulur cennet beden, akledilir cennet ise, ruh ve onun güçleri mesabesinde oldu. Bu nedenle Hak Teala onu hayatının (ebediliği) nedeniyle, hayat diyarı diye isimlendirdi. Oraya girenler de, duyusal olduğu gibi insanın hakikati (latife-i insaniyye) olan manalarıyla da manevi olarak nimetlenirler.

Cennetin kendisine girenleri nimetlendirme (özelliği çok güçlüdür. Bu nedenle, sâkinleriyle dolmak ister. (Nebi Aleyhisselam: dan) Şöyle bir hadis aktarılır:

“Cennet Bilal, Ali, Ammar ve Selman'ı özler.”

Böylece Hz. Peygamber, özleminin anlamına göre, cenneti söz konusu kişilere özlem duymakla nitelemiştir. Bu isimler arasındaki uyum ne güzeldir. Özlemin içerdiği kavuşma arzusu, sahibine bir çeşit acı verir. Bilal ismi; insanın “hastalığından bıkması ve usanması? deyişinden türetilmiştir. “Adam hastalığından" usandı (belle)? denilir. Bilal'in anlamı budur. Selman ise acı ve hastalıklardan esenliğe çıkmak deyişinden türetilmiştir. Ammar (imar eden) ise, kendisine yerleşecek kimseler tarafından doldurulmasıyla acının kaybolmasına işaret eder. Çünkü: Allah kullarına orada tecelli eder. Ali ismi ise, bu tecelli sayesinde cennetin durumunun ateşe ki kardeşidir karşı yükselmesine işaret eder. Çünkü cennet, tecelli ve görme derecesine mazhar olmuşken ateş, perdelenme, yeridir. Hz. Peygamber kendisini bu dört sahabeye özlem duymakla nitelerken, dört ismin cennetin durumuyla olan karşılıklar uyumuna bakınız!

Bu meselede insanlar dört mertebede bulunur. Bir kısmı, isteyen istenilenlerdir. Onlar peygamber, nebi ve kâmil veli gibi Allah adamlarının büyükleridir. Bir kısım istenilen-istemeyendir.. Onlar, manevi yönleri duyularına baskın gelmiş, Allah'ın heybetinde kendilerinden geçmiş Allah adamlarından hal ehli olan kimselerdir. Bunlar, hal ehli oldukları için birinci tabakadan aşağıdadır. Bir kısmı ise, ister-istenilmez. Bunlar günahkâr müminlerdir. Bir kısmı ise, ne (cennet tarafından) istenen ne de (onu isteyenlerdir. Onlar, kıyamet gününü yalanlayan ve duyulur cenneti reddeden kimselerdir. Bu dört sınıfın beşincisi yoktur.

Bilmelisin ki, üç cennet vardır. Birincisi ilâhi-ihtisas cennetidir. Burası, sorumluluk çağına ermeden ölen çocukların gireceği cennettir. Onlar; doğdukları andan altıncı senenin tamamlanmasına kadarki dönemde yaşayan çocuklardır. Bununla birlikte Allah, dilediği kullarına dilediği ihtisas cennetlerini verir. Bu cennetlere gireceklerden bir sınıf da akılsız delilerdir. Başka bir grup ise, bilgiyle tevhide ulaşan kimselerdir. İhtisas. cennetlerine gireceklerden bir sınıf da, fetret ehli ile bir peygamberin davetinin ulaşmadığı insanlardır.

İkinci cennet, miras cennetidir. Zikrettiğimiz kimselerden ve müminlerden cennete giren herkes bu cennete girer. Miras cenneti, oraya girecek olurlarsa cehennemliklere hazırlanmış mekânlardır.

Üçüncü cennet, amel cennetidir. Burası, insanların amelleri karşılığında girecekleri cennettir. Bir insan herhangi bir üstünlük bakımından başkasından daha üstün, ise onun amel cennetinden payı da daha çoktur. Bu yönde üstün olan insan, üstün olduğu kimseden başka bir yönde daha aşağıda bulunabilir. Ancak, söz konusu yönde ve durumuyla diğerini geçmiştir. Buna göre, her bir amelin bir cenneti olması gibi amel sahipleri arasında da hallerinin gerektirdiği tarzda amelde bir derecelenme gerçekleşir.

Sahih bir hadiste Hz. Peygâmberin (sav) Bilal'e şöyle söylediği rivayet edilir:

"Bilal! Beni cennette hangi amelinle geçtin? Cennetten nereye gitsem, hışırtını önümde duydum."

Bilal de şöyle demiş:

“Ey Allah'ın peygamberi! Abdestsiz kesinlikle bir şey söylemem. Abdest aldığımda ise mutlaka iki rekat namaz kılarım.” Bunun üzerine Hz. Peygamber: “İşte bu ikisiyle” demiş. Böylece sözü edilen cennetin bu amele özgü cennetler olduğunu anladık.

Bu rivayette Hz. Peygamber âdeta Bilal'e şöyle der:

“Beni perdeleyecek şekilde, hangi ibadetinle önümde bulunabildin? Bu mertebeye nasıl ulaşabildin? Bilal ise yaptıklarını söyleyince, Hz. Peygamber “işte o iki ibadetle geçmişsin? demiştir. Öyleyse, farz veya nafile bir ibadeti ya da bir iyiliği yapmanın ya da mekruh ve haram bir şeyi terk etmenin mutlaka özel bir cenneti olduğu gibi o cennete girecek insanın elde edeceği bir nimeti de vardır.

Üstünlük, derece derecedir. Bu bağlamda üstünlük, yaştan kaynaklanabilir. Fakat kastedilen, Müslümanlık ve ibadet yaşıdır. Amelleri eşit iki insandan yaşlı olan yaşı nedeniyle küçükten daha üstündür. Çünkü yaşlı insan, dindarlıkta küçüğü geçmiş demektir. Amel, zaman bakımından da diğerinden üstün olabilir. Çünkü Ramazan ayındaki veya Cuma günündeki veya Kadir Gecesindeki veya Hac ayının onundaki veya Aşura'daki amel, diğer zâmanlarda yapılan amelden daha değerlidir. Aynı şey, Şari Teala'nın belirlediği bütün zamanlar için söz konusudur. Ameldeki üstünlük, mekândan da kaynaklanabilir. Örneğin, Mescid-i Haram'da namaz kılmak Medine mescidinde namaz kılmaktan, Medine mescidinde namaz kılmak, Mescid-i Aksa'da namaz kılmaktan daha üstün olduğu gibi Mescid-i Aksa'da namaz kılmak da başka mescitlerde namaz kılmaktan daha üstündür.

Ameller (yapılış) halleri bakımından da birbirlerinden üstün olurlar. Farz namazı cemaatle kılmak, kişinin yalnız kıldığı namazdan üstündür. Bu gibi örnekler çoğaltılabilir. İnsanlar, amelleri nedeniyle de birbirinden üstün olabilir. Örneğin namaz kılmak, geçenlere sıkıntı veren bir şeyi yoldan kaldırmaktan daha üstün bir ameldir. Allah Teala, bazı amelleri diğerlerinden üstün yapmıştır. İnsanlar aynı amelde de birbirlerinden üstün olabilir. Yakın akrabasına sadaka veren bir insan, hem sadaka ve hem de yakın akrabasını gözeten biri haline gelir. Yakını olmayan birine sadaka veren ise, birinci kişiden daha az sevap alır, Ehl-i Beyt'ten bir şerife hediye veren, iyilik yapan ya da cömertlikte bulunan bir insan şerif olmayan birine hediye verenden daha çok sevap alır. Dinde (insanlar ya da davranışlar arasındaki) üstünlük yönleri, sınırlı olsa bile, pek çoktur. Fakat sadece bir kaç örneği göstererek, üstünlük? derken neyi kastettiğimizi anlamanı istedim.

Peygamberlerin cennette başkalarından üstünlükleri bu ihtisas cennetleri sayesinde ortaya çıkar. Amele bağlı üstünlüğe gelince peygamberler de, daha önce belirttiğimiz gibi, amel cennetlerinde (amellerin yapıldığı) hallere göre derecelenir. Aynı makamda bulunmadığı başka birinden üstün olan herkes, amel cennetinde değil, ihtisas cennetinde üstündür.

Bazı insanlar, tek bir zamana pek çok ameli sığdırır. Söz gelişi gözünü kendisine yaraşan işe çevirmişken kulağını dinlemesi uygun işe vermiş ve elini kendisine yaraşır işe tahsis etmiştir, oruçluyken namazını kılar, (iyi bir işi) yapmaya ve (kötü bir fiili) terke niyetlenmişken zikrini yapar. Böylece aynı anda pek çok bakımdan ödüllendirildiği gibi bu sayede aynı durumda olmayan insandan da üstün olur.

Bu nedenle Hz. Peygamber, hangisinden istenirse ondan içeri girileceği cennetin sekiz kapısını zikrederken, Ebu Bekir şöyle demiştir:

“İnsanın sekiz kapıdan birden girmesi için ne yapması gerekir?”

Hz. Peygamber ise, şöyle karşılık vermiştir.

“Ey Ebu Bekir! Umarım, onlardan biri olursun.”

Ebu Bekir, bu sözüyle zikrettiğimiz durumu söylemek istemiştir. Başka bir ifadeyle insan, cennetin bütün kapılarına özgü amelleri içeren pek çok ameli tek bir zamanda yapabilir.

Ahiret yaratılışı da, buradan anlaşılır. Cennet, eş adlı olsalar bile tüm hallerinde dünyaya benzemediği gibi insanın ahiretteki yaratılışı da isimlerde ve surette ortak olsalar bile dünyadaki yaratılışına benzemez. Çünkü ahiret yaratılışında ruhanilik, cisimlikten baskındır. Nitekim biz, bu yaratılışın kesifliğine rağmen, bu durumu ruhaniliğin cisimliğe baskın olmasını) bu dünya hayatında tecrübe ettik. Bu sayede insan, pek çok mekânda bulunabilir. İnsanların geneli ise, bunu ancak uykuda algılar.

Ben kendimle ilgili böyle bir rüya görmüş ve onu Allah'tan gelen bir müjde saymıştım. Gördüğüm rüya, Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadisle örtüşmekteydi. Hz. Peygamber, kendisinin peygamberler arasındaki yerini göstermek için şöyle buyurdu:

“Peygamberler içindeki durumum, bir duvar yapıp bir tuğla eksik bırakan adamın durumuna benzer. İşte O eksik tuğla benim. Artık, benden sonra ne bir resul ne de bir nebi vardır. Böylelikle peygamberlik duvara, peygamberler ise duvarı ayakta tutan tuğlaya benzetildi ki bu nefis bir benzetmedir, Çünkü: hadiste “duvar” diye işaret edilen şey, ancak tuğlayla yapılabilir. Dolayısıyla Hz. Peygamber, peygamberlerin sonuncusu oldu.

(Benim rüyama gelince) 599'da Mekke'deydim. Rüyamda, Kâbe'yi altın ve gümüş kerpiçlerden yapılı gördüm. Bir kısmı altın bir kısmı gümüştü. Kâbe'nin binası tamamlamış ve hiçbir şey eksik kalmamıştı. Ben de, ona ve güzelliğine bakıyordum. O esnada, Rükn-i Yemâni ile Rükn-i Şâmi arasındaki bir tarafa yöneldim. Baktığım yön, Rükn-i Şami'ye daha yakın idi. Duvarın iki sırasında, iki kerpicin, yani bir altın ve bir de gümüş kerpicin eksik olduğunu gördüm. Üst sırada altın, alt sırada ise, gümüş kerpiç eksikti. Bir anda kendimi o iki kerpicin yerine yerleşmiş gördüm. Artık ben, o iki kerpicin aynıydım. Duvar tamamlandı, Kâbe'de eksik bir şey kalmadı. Ben durup bakıyordum. Durduğumun farkında olduğum gibi kendimin iki kerpiç onların da benim zatımın aynısı olduğunu biliyordum. Bu konuda da, herhangi bir tereddüdüm yoktu. Uyandım ve hemen Allah'a şükrettim.

Rüyayı kendi kendime şöyle tabir ettim: Kendi sınıfımın (veliler) örnek almasında ben, peygamberler içinde Allah'ın peygamberi gibiyim. Umarım ki, Allah'ın kendisiyle veliliği bitirdiği kimse ben olurum.

“Bu Allah için güç bir iş değildir."

Hz. Peygamber'in peygamberliği duvara benzetip kendisinin de o eksik kerpiç olduğunu belirttiği hadisi hatırladım. Ardindan rüyamı, Mekke'de konuyu bilen Tevzer'li birine anlattım. O'da, rüyayı tabir ederken benim içimden geçirdiklerimi bana söyledi. Gerçi: rüyayı kimin. gördüğünü kendisine söylememiştim. Engin cömertliğiyle (bu rüyanın gereğini benim adıma tamamlamasını Allah'tan dilerim! Çünkü ilâhi ihtisas, engellenme ya da karşılığında bir fiil veya amel kabul etmediği gibi o sadece Allah'ın bir ihsanıdır.

“Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük iyilik sahibidir.

FÜTÛHÂT-I MEKKİYYE 3.cilt sa: 12-13-14-15-16-17


 

KİTAPLIĞIM Published @ 2014 by Ipietoon