Bilmelisin ki amel cennetleri yüz derecedir. Nitekim ateş de, yüz derekedir (basamak). Her derece, bir takım alt menzillere ayrılır. Önce bu Muhâmmed ümmetine ait olup diğer ümmetlerden üstün olmalarını sağlayan menzilleri zikredelim, Muhammed ümmeti, Allah'ın Kur'an-ı Kerim'de tanıklığı ve bildirmesiyle, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmettir.” Bu yüz derece, sekiz cennetin her birinde bulunan ve tarzları ise, cennet içinde cennet şeklinde olan derecelerdir.
En üstün cennet, Adn cennetidir, Adn, cennetin başkenti olduğu gibi insanların Allah'ı görmek için toplanacağı Kesib de oradadır. Adn, cennetler içinde en yüksek cennettir. Bu yönüyle 6, cennetler içinde hükümdarın sarayına benzer. Sarayın etrafını sekiz sur çevreler. Her iki sur arasında ise, bir cennet vardır.
Adn Cennetinden sonra ise, Firdevs cenneti gelir. Firdevs, Adn cennetinin altındaki cennetlerin ortancası ve en üstünüdür. Sonra Huld cenneti, ardından Naim cenneti, Meva cenneti, sonra Selam diyarı (Darusselâm), sonra Mukame diyari gelir.
Allâh Onun vasıtasıyla bizi son ümmet yaptığı gibi Onunla da peygamberliği bitirmiştir? Hz. Peygamber, kendisine söylemesi emredildiği gibi bir insandır. Bizim Allah'a dönük bir yönümüz vardır. Bu yönden Allah'a yakardığımız gibi Allah da bize oradan karşılık verir. Yaratılmış her varlığın Rabbine dönük özel bir yönü vardır. Peygamber de, Allah'ın emriyle, Onun Vesile cennetine ulaşması için dua etmemizi emretti. Böylece Hz. Peygamber ümmetinin duasıyla o cennete ulaşır ve yerleşir. Bu yüce değeri anla! Anlarsan, bu meselenin ilâhi gayret konusuna girdiğini öğrenirsin. Allah bu Peygamber'i ve bu ümmeti şerefli kılmıştır.
Cennet dereceleri, kendisindeki derecelerle birlikte, beşbin yüzbeş dereceyi i içerir. Gerçi cennet dereceleri bu sayıdan fazla olabilir. Fakat biz, keşif ehlinin görüş birliğine vardığı kısımları zikretmekle yetindik. Bunlar, cinsler karşısında türlerin yerini alır.1-Peygamberliğinin genelliği,
2-Savaş ganimetlerinin helal kılınması,
3-Düşmanların kalplerine korku salmakla yardım alması,
4-Bütün yeryüzünün kendisine mescit kılınması,
5-Yeryüzü toprağının onun adına temiz sayılması ve
6-Yeryüzünün hazinelerinin anahtarlarının kendisine verilmesi.
“Allah, melekler ve bilgi sahipleri, Allah'tan başka ilâh olmadığına tanıklık etti.” (Âl-i İmrân suresi 18.ayet)
Söz konusu kimseler, bilginler derken kastettiklerimizdir. Allah onlar hakkında şöyle der:
“Allah aranızdan iman edenleri ve kendilerine bilgi verilenleri derecelere yükseltir.” (Mücadele suresi 11.ayet)
Birincisi, keşif yoludur. Bu bilgi, keşif esnasında gerçekleşen ve insanın kendisinde bulduğu zorunlu bir bilgidir. İnsan kendinde bulduğu bu bilgiye karşı bir kuşku taşımadığı gibi onu kendisinden uzaklaştırmayı da başaramaz. Kendisinde bulduğundan başka, bu bilgide dayanabileceği bir kanıt da bilmez. Bunun bir istisnası, keşfinde delil ve delillinin birlikte verildiğini söyleyen bir ariftir. (Onun iddiasına göre Bir şey ancak delil maharetiyle bilinebiliyorsa, söz konusu şeyin (bilinmesinin de) delilden ortaya çıkması (keşf) gerekir. Bu sözü, arkadaşımız Faslı Ebu Abdullah el-Kettâni söylerdi. Ben bu sözü ondan duydum. O, kendi durumunu bildirmiş ve doğru söylemiştir. Ancak, işin her zaman böyle olduğunu söylemekle de yanılmıştır: Çünkü başka biri, bir delilden ortaya çıkmaksızın, gerçeği kendi nefsinde zevk olarak öğrenebilir. Ya da bilgi, insan için gerçekleşen ilâhi tecelliden meydana gelebilir. Bu gibi insanlar, peygamberler, nebiler ve bazı velilerdir.
İkinci yol ise, akli kanıtlarla tümevarım ve düşünme yoludur. Bu ikinci yol, ilkinden daha aşağıdadır, Çünkü kanıtı inceleyen kimse, kanıta zarar veren kuşkulara maruz kalabilir. Böyle bir durumda insan, kuşkuyu ortaya çıkarmada ve öğrenilmek istenen şeydeki doğru yönü araştırmada zorlanır.
İkinci yol ise, akli kanıtlarla tümevarım ve düşünme yoludur. Bu ikinci yol, ilkinden daha aşağıdadır, Çünkü kanıtı inceleyen kimse, kanıta zarar veren kuşkulara maruz kalabilir. Böyle bir durumda insan, kuşkuyu ortaya çıkarmada ve öğrenilmek istenen şeydeki doğru yönü araştırmada zorlanır.
Üçünçü bir yol ise, yoktur.
İşte bunlar, Allah'ın birliğine tanıklık eden (ayette zikredilen) bilgi sahipleridir. Allah'ın birliğini kanıt ve inceleme bakımından bilen bu sınıfın üstatları, birlemeye, yani Zâtı birlemeye kesin kanıtlara dayanan bilgiyi de eklemişlerdir. Söz konusu kanıtlar bütün keşif sahiplerine verilmemiş, belki bir kısmına verilmiş olabilecek kanıtlardır.
İşte bunlar, Allah'ın birliğine tanıklık eden (ayette zikredilen) bilgi sahipleridir. Allah'ın birliğini kanıt ve inceleme bakımından bilen bu sınıfın üstatları, birlemeye, yani Zâtı birlemeye kesin kanıtlara dayanan bilgiyi de eklemişlerdir. Söz konusu kanıtlar bütün keşif sahiplerine verilmemiş, belki bir kısmına verilmiş olabilecek kanıtlardır.
Birinci grup, minberlerdedir. Bunlar, en üst grup olan resuller ve nebilerdir.
İkinci grup ise, velilerdir. Onlar söz, davranış ve hal bakımından nebilerin varisleridir. Söz konusu insanlar, Rablerinden bir kanıta sahiptir. Onlar, döşeklerde ve tahtlarda oturur.
Üçüncü tabaka ise, akli-kesin kanıt bakımından Allah'ı bilenlerdir. Onlar ise, kürsülerde oturur.
Dördüncü tabaka ise, Allah birlerken taklitçi olan müminlerdir. Onların mertebeleri vardır. Bu bağlamda toplanma yerinde taklitçi müminler akli düşünce sahiplerinin önündeyken beyaz Kesib'te Hakkı görürken akıl vasıtasıyla Allah'ın birliğini bilenler taklitçilerin önündedir.
“Cennetlerdekiler! En büyük ihsana, en yakın mertebeye ve en yüce manzaraya koşunuz! Adn cennetinde Rabbinizi ziyarete buyurunuz”
Onlar da, Adn cennetine koşar ve oraya girerler. Her grup, kendi mertebe ve menzilini öğrendiği için herkes kendi yerine Oturur.
Sonra sofraların getirilmesi emredilir. Konukların önüne özel sofralar konulur. Onlar, dünya hayatında ya da cennette, amel cennetlerinde bu sofraların benzerini ne görmüş ne de tahayyül etmişti. Aynı şey, sofradaki yemekler için geçerlidir. Kendi cennetlerinde o yemeğin benzerini yememişlerdi. Aynı şey, içecekleri için de geçerlidir. Ayrılırken, daha önce benzerini hiç giymedikleri elbiseler kendilerine giydirilir. Bu anlatılanın doğruluk ölçütü, Hz. Peygamber'in cennet hakkındaki şu ifadesidir:
“Orada ne gözlerin gördüğü ne kulakların işittiği ne de herhangi bir insan kalbinin düşündüğü şeyler bulunur.” Sofradan kalkınca, beyaz miskten olan Kesib'e giderler. Oradaki yerlerine, amelleri ölçüsünce değil, Allah'ı bilmeleri ölçüsünce yerleşirler.
Çünkü amel, Rahman'ı müşâhede etmeyle ilgili değil, cennet nimetlerine özgüdür.
Bu haldeyken onlara bir nur parıldar! Hepsi secdeye kapanır. Bu nur, dıştaki gözlerine, içten ise iç gözlerine yayıldığı gibi bedenlerinin tüm organlarına ve nefislerinin latif kısımlarına nüfuz eder. Böylece her bir şahıs, bütünüyle göz, bütünüyle kulak haline döner. Artık her şeyi zatıyla görür ve kendisini yönler sınırlayamaz. Ve her şeyi zatıyla duyar. Nitekim Hz. Musa, Rabbinin sözünü bütün yönlerden ve bütün uzuvlarıyla birlikte duymuştu. Bu nurun yayılması, onlara bu imkânı vermiştir, Binaenaleyh, söz konusu nur sayesinde (Hakkı) müşâhede etmeye ve görmeye güç yetirirler. Görmek, müşâhededen daha yetkindir.
Bu haldeyken onlara bir nur parıldar! Hepsi secdeye kapanır. Bu nur, dıştaki gözlerine, içten ise iç gözlerine yayıldığı gibi bedenlerinin tüm organlarına ve nefislerinin latif kısımlarına nüfuz eder. Böylece her bir şahıs, bütünüyle göz, bütünüyle kulak haline döner. Artık her şeyi zatıyla görür ve kendisini yönler sınırlayamaz. Ve her şeyi zatıyla duyar. Nitekim Hz. Musa, Rabbinin sözünü bütün yönlerden ve bütün uzuvlarıyla birlikte duymuştu. Bu nurun yayılması, onlara bu imkânı vermiştir, Binaenaleyh, söz konusu nur sayesinde (Hakkı) müşâhede etmeye ve görmeye güç yetirirler. Görmek, müşâhededen daha yetkindir.
“Rabbinizi görmek için, hazırlık yapınız! Rabbiniz tecelli edecek! Onlar saygı. duruşuna geçerler. Hak da kendilerine tecelli eder. Bu esnada Hak ile kulları arasında üç perde vardır:
İzzet perdesi, büyüklük perdesi, azamet perdesi.
Yaratıklar, o perdelere bakmaya güç yetiremezler. Allah, nezdindeki en büyük teşrifatçıya emreder:
“Kullarım ile aramdaki perdeleri kaldırınız ki, beni görebilsinler."
Bunun üzerine perdeler kaldırılır. Allah tek bir perdenin ardından el-Cemîl ve el-Latîf isimlerinde kullarına görünür. Bu esnada hepsi, tek bir gözdür. Üzerlerine zatlarına yayılan bir nur saçılır. O nur sayesinde bütünüyle kulak haline gelirler. Kuşkusuz Rabbin güzelliği onları kendilerinden geçirmiş, zadarı da bu en mukaddes nurun güzelliğiyle aydınlanmıştır.
Kıyametin duraklarıyla ilgili Ebu Bekir en-Nakkaş'tan aktarılan ve tamamını zikredeceğimiz bir hadiste Hz. Peygamber şöyle demiştir:
“Allah şöyle der: Kullarım selam olsun size! Merhaba! Allah size hayat versin! Rahman ve Rahim'den, el-Hay ve el-Kayyum'dan size selam olsun! “Ne güzel davranışlarda bulundunuz! Sonsuza değin giriniz cennete" Cennet size helal-i hoş olsun. Siz de, ebedi nimet, el-Kerim'in ödülü ve sürekli kalmayla nefislerinizi hoş tutunuz. Siz, iman etmiş (ve eman almışl müminlersiniz! Ben de, el-Mümin ve el-Müheymin olan Allah'ım. İsimlerimden birine sizi ortak ettim. Size hiçbir korku olmadığı gibi siz mahzun: da olmayacaksınız. Sizler benim dostlarım; komşularım, seçtiklerim, özel adamlarım ve sevdiklerimsiniz. Evimde, size selam olsun”
Kıyametin duraklarıyla ilgili Ebu Bekir en-Nakkaş'tan aktarılan ve tamamını zikredeceğimiz bir hadiste Hz. Peygamber şöyle demiştir:
“Allah şöyle der: Kullarım selam olsun size! Merhaba! Allah size hayat versin! Rahman ve Rahim'den, el-Hay ve el-Kayyum'dan size selam olsun! “Ne güzel davranışlarda bulundunuz! Sonsuza değin giriniz cennete" Cennet size helal-i hoş olsun. Siz de, ebedi nimet, el-Kerim'in ödülü ve sürekli kalmayla nefislerinizi hoş tutunuz. Siz, iman etmiş (ve eman almışl müminlersiniz! Ben de, el-Mümin ve el-Müheymin olan Allah'ım. İsimlerimden birine sizi ortak ettim. Size hiçbir korku olmadığı gibi siz mahzun: da olmayacaksınız. Sizler benim dostlarım; komşularım, seçtiklerim, özel adamlarım ve sevdiklerimsiniz. Evimde, size selam olsun”
“Nimetiniz, ebedidir. Siz, güvenli bir şekilde (cennete) yerleşenler, beni görmeyi bekleyenler, ikrama mazhar olanlar ve nimetlenenlersiniz. “Bana itaat etmiş ve yasaklarımdan kaçınmış şerefli efendilersiniz, Artık, ihtiyaçlarınızı bana bildiriniz ki, onları sizin için benden bir cönertlik ve nimet olarak karşılayayım.”
“Onlar şöyle derler: “Rabbimiz! Ne böyle bir şey ummuş ne de beklemiştik. Fakat tek dileğimiz,'sonsuzâ değin senin saygın yüzüne bakmak ve senin bizden razı olmandır.” Yücelerin Yücesi, Mülkün Sahibi, Cömertlerin Cömerdi Allah Teala da şöyle buyurur:
“İşte yüzüm! Ebediyen ve sonsuza kadar size görünecektir. Ona bakınız ve sevininiz! Çünkü ben sizden razıyım. Artık nimetleniniz! Eşlerinize gidin, birbirinize sarılın ve birleşin, Evlatlanızla mutlu olun. Odalaranıza girin, bahçelerinizde gezinin! Bineklerinize binin! Döşeklerinize uzanın! Cennetlerdeki cariye ve odalıklarınıza alışın! Rabbinizden size gelen hediyelerinizi kabul edin! Elbiselerinizi giyin! Meclislerinize gidin ve sohbet edin”
“Sonra, bir süre istirahat edin (kaylüle)! Bu istirahat esnasında ne uyuklama ne kendinden geçme söz konusudur, İstirahat, gölge sahibinin gölgesinde, dinlendirenin sağladığı güvenlikte ve el-Celil'in yakınlığında dinlenmeden ibarettir. Sonra, kevser nehrine, Kafura, temizleyici suya, serinlik verene, içilmesi serbest ve serin suya gidiniz! Orada yıkanınız ve nimetlenin. Ne mutlu size! Sonunuz ne güzeldir! Sonra dinleniniz. “Yeşil koltuklara uzanınız! Uzatılmış gölgede yükseltilmiş döşeklerde ve serin suda ve bol meyveler içinde dinleniniz. Bunlar ne biter ne de onlardan engellenirsiniz.
Ardından Hz. Peygamber şu âyeti okudu:
“Cennetlikler o gün iyi bir meşguliyet içindedir. Onlar ve eşleri kanepeler, sedir üzerinde uzanmıştır. Sonra da şu âyeti "ekledi: “Cennet ehli o gün en iyi yerde ve en güzel dinlenme yerindedirler." Yasin suresi 55-56
Allah bu hitaptan sonra perdeyi kaldırır ve kullarına tecelli eder. Bu tecelliyle birlikte hepsi secdeye kapanır. Allah onlara şöyle der:
“Başlarınızı kaldırınız! Burası secde yeri değildir! Kullarım! Sizi, beni görmekle nimetlendirmek için dâvet ettim.” Allah dilediği bir süre onları tutar ve ardından şöyle der: “Başka bir dileğiniz kaldı mı?” Kullar karşılık verir: “Rabbimiz! Daha ne kalmış olabilir ki? Bizi ateşten kurtardın, hoşnutluk mekânına soktun, yakınına yerleştirdin, cömertliğinin nişanı olan elbiseler giydirdin, yüzünü gösterdin.”
Hak şöyle der: “Kalmıştır” Kullar cevap vetir: “Rabbimiz! Ne kaldı ki”
Allah şöyle der: “Sizden hoşnutluğumun sürmesi. Ben de, hiçbir zaman size öfkelenmeyeceğim.”
Şu var ki; onlarda uyku rahatlığı yoktur. Çünkü onlar uyumaz. Dolayısıyla onlarda herhangi bir şekilde uyku rahatlığı bulunmaz. Uyku, özellikle cehennemliklerin mazhar olduğu bir nimettir. Binaenaleyh uyku rahatlığının bulunduğu yer, (cennet değil) cehennemdir.
“Her söndüğünde, ateşi artırırız.”
Bu durum, tereddütsüz bir şekilde, ateşin duyulur bir şey olduğunu gösterir, Çünkü ateşin böyle bir özelliğe sahip olması, cisimlerle bilfiil varlık kazanmasından kaynaklanmıştır. Çünkü kendiliğinde ateş, böyle bir özelliği ya da artmayı ve eksilmeyi kabul etmez. Bu niteliği kabul eden şey, ateşle tutuşan cisimdir. Başka bir ifadeyle, ateşle tutuşan şey o cisimdir.
Diğeri ise, ruhlara ulaşan bir'anlam olan ateştir.
İkincisi, ne alevi ve ne dumanı olan ateştir.
Fakat onun kalbe kazınmış bir acısı vardır.
“Bu iki insan, sevapta eşittir.”
Bunun anlamı, (dünyada temenni ettiği) amellerin meydana getirdiği bir nimet olarak, böyle bir temenninin cennette kendisine verileceğidir. Böylece yoksulun (cennette) temenni ettiği şey onun adına gerçekleşir. Bu temenni nimeti, kişi kendisini cennette temenni etmeden önce bulacağı nimetten daha haz vericidir. Dolayısıyla nimet kulun temennisinin sonucu (edilgeni) olduğunda, onda, nimetlenmek daha üstün olur.Ameller ve ihtisas mertebeleri diye.
Ey akil sahipleri! Yarışınız
Ey akil sahipleri! Yarışınız
Amel binekleriniz üzerinde, kaçış yok!
Kuşkusuz (Elest âleminde evet ikrarı anlamında) belâ çocuklarımıza
İhlastan başka, amellerin bir sonucunu vermedi.
Çünkü fıtrattaki (elest) kabul, onlar için bir şeriat değildi.
Kuşkusuz (Elest âleminde evet ikrarı anlamında) belâ çocuklarımıza
İhlastan başka, amellerin bir sonucunu vermedi.
Çünkü fıtrattaki (elest) kabul, onlar için bir şeriat değildi.
Öyleyse o, bir eksikliğin bulunmadığı bir ihtisastır
İkinci “ihtisas” ile, temenni veya vehimden meydana gelmeyen şeyi kastetmişken ilkiyle temenni ve vehimden olanı kastettik. Söz konusu ihtisas, dünyadaki temenni ve tevehhümün karşılığıdır. Bu bağlamda kötü kuruntulara gelince, onlar bir ürünü olmayan, fakat kuruntu esnasında sahibine haz veren şeylerdir.
Bir mısrada şöyle denilir:
Kuruntular gerçekleşseydi, temennilerin en güzeli olurdu
Yoksa, onlarla tasasız bir hayat geçirmiş oluruz.
Başka bir âyette ise,
“Cennetlikler o gün daha iyi yerde ve daha iyi bir dinlenme yerindedir.” (Furkan suresi 24.ayet)diye buyrulur. Çünkü iyilik ile kötülük, hiçbir şekilde mukayese edilemez. Cennetliklerin iyiliğinin daha üstün ve daha güzel olmasının yegâne nedeni, buradaki iyiliğin gerçekleşmiş, mevcut ve duyulur olmasıdır.
Böyle bir iyilik, kâfirin dünyada vehmettiği ve bilgisizliği nedeniyle düşüncesiyle kendisine ulaşabileceğini zannettiği iyilikten daha üstündür.
Bu nedenle Allah, cennetliklerin iyiliği hakkında şöyle demiştir:
“Daha hayırlı ve daha güzel. Böylece Allah, burada bir şeyin diğerinden üstün olmasını ifade eden kalıbı zikretmiştir ki, bu kalıp “efalu” kalıbıdır. Bunu anla!
“Allah doğruyu söyler ve doğruya ulaştırır.”


