Allah bizi ve sizi desteklesin, bilmelisin ki, iki cennet vardır: Duyulur cennet ve manevi cennet. Akıl, her ikisini birden bilir.
Âlem de ikiye ayrılır: Latif âlem ve yoğun âlem. Buna, gayb âlemi ve görünür âlem 'de diyebiliriz. (Allah'ın emirlerinden sorumlu ve muhatap olan düşünen nefsin taşıdığı bilgi ve marifetleri nedeniyle bir nimeti olduğu gibi hayvani nefs vasıtasıyla duyulardan elde ettiği haz ve arzuları bakımından da bir nimeti vardır. Düşünen nefs söz konusu bilgi ve marifetleri, araştırma, tefekkür ve akli kanıtlarla ulaşmış olduğu sonuçlarla elde etmiştir. Bu bağlamda hayvani nefs vasıtasıyla ulaşılan hazlara ve arzulara örnek olarak ise, yemek yemek, içmek, cinsel ilişkiye girmek, giyinmek, hoş kokular, kulakların duyduğu melodiler, sevilen-güzel kadın suretindeki göz onu göğüsleri tomurcuklanmış kızlarda görür duyusal güzellik, güzel erkeklerin yüzleri, türlü renkler, ağaçlar ve nehirleri verebiliriz.
Bütün bunları duyular düşünen nefse (nefs-i nâtıka) ulaştırır. Düşünen nefs de, doğası bakımından onlardan haz alır. Düşünen nefs değil de, hayvani-duyumsayan nefs söz konusu şeylerden haz alsaydı, hayvan da güzel-alımlı bir kadının yüzünden veya yakışıklı bir delikanlının yüzünden, renklerden, melodilerden haz alabilirdi. Bir hayvanın bunlardan haz aldığını görmediğimize göre, duyusal gücün verileriyle haz alan şeyin düşünen nefs olduğunu kesin olarak öğrendik. Söz konusu şeylerin bir kısmını algılamada hayvanlar da ortak iken bir kısmını algılamada ortak değildir.
Bilmelisin ki, Allah bu duyulur cenneti Aslanın doğum yerinde yarattı ki o İklid'dir-. Onun burcu ise, aslandır. Manevi cennet ise ki o (beden mesabesindeki) bu duyulur cennetin ruhudur. Hakkın neşesinden, yetkinlik, sevinç ve mutluluk özelliklerinden yaratıldı. Böylece duyulur cennet beden, akledilir cennet ise, ruh ve onun güçleri mesabesinde oldu. Bu nedenle Hak Teala onu hayatının (ebediliği) nedeniyle, hayat diyarı diye isimlendirdi. Oraya girenler de, duyusal olduğu gibi insanın hakikati (latife-i insaniyye) olan manalarıyla da manevi olarak nimetlenirler.
Cennetin kendisine girenleri nimetlendirme (özelliği çok güçlüdür. Bu nedenle, sâkinleriyle dolmak ister. (Nebi Aleyhisselam: dan) Şöyle bir hadis aktarılır:
“Cennet Bilal, Ali, Ammar ve Selman'ı özler.”
Böylece Hz. Peygamber, özleminin anlamına göre, cenneti söz konusu kişilere özlem duymakla nitelemiştir. Bu isimler arasındaki uyum ne güzeldir. Özlemin içerdiği kavuşma arzusu, sahibine bir çeşit acı verir. Bilal ismi; insanın “hastalığından bıkması ve usanması? deyişinden türetilmiştir. “Adam hastalığından" usandı (belle)? denilir. Bilal'in anlamı budur. Selman ise acı ve hastalıklardan esenliğe çıkmak deyişinden türetilmiştir. Ammar (imar eden) ise, kendisine yerleşecek kimseler tarafından doldurulmasıyla acının kaybolmasına işaret eder. Çünkü: Allah kullarına orada tecelli eder. Ali ismi ise, bu tecelli sayesinde cennetin durumunun ateşe ki kardeşidir karşı yükselmesine işaret eder. Çünkü cennet, tecelli ve görme derecesine mazhar olmuşken ateş, perdelenme, yeridir. Hz. Peygamber kendisini bu dört sahabeye özlem duymakla nitelerken, dört ismin cennetin durumuyla olan karşılıklar uyumuna bakınız!
Bu meselede insanlar dört mertebede bulunur. Bir kısmı, isteyen istenilenlerdir. Onlar peygamber, nebi ve kâmil veli gibi Allah adamlarının büyükleridir. Bir kısım istenilen-istemeyendir.. Onlar, manevi yönleri duyularına baskın gelmiş, Allah'ın heybetinde kendilerinden geçmiş Allah adamlarından hal ehli olan kimselerdir. Bunlar, hal ehli oldukları için birinci tabakadan aşağıdadır. Bir kısmı ise, ister-istenilmez. Bunlar günahkâr müminlerdir. Bir kısmı ise, ne (cennet tarafından) istenen ne de (onu isteyenlerdir. Onlar, kıyamet gününü yalanlayan ve duyulur cenneti reddeden kimselerdir. Bu dört sınıfın beşincisi yoktur.
Bilmelisin ki, üç cennet vardır. Birincisi ilâhi-ihtisas cennetidir. Burası, sorumluluk çağına ermeden ölen çocukların gireceği cennettir. Onlar; doğdukları andan altıncı senenin tamamlanmasına kadarki dönemde yaşayan çocuklardır. Bununla birlikte Allah, dilediği kullarına dilediği ihtisas cennetlerini verir. Bu cennetlere gireceklerden bir sınıf da akılsız delilerdir. Başka bir grup ise, bilgiyle tevhide ulaşan kimselerdir. İhtisas. cennetlerine gireceklerden bir sınıf da, fetret ehli ile bir peygamberin davetinin ulaşmadığı insanlardır.
İkinci cennet, miras cennetidir. Zikrettiğimiz kimselerden ve müminlerden cennete giren herkes bu cennete girer. Miras cenneti, oraya girecek olurlarsa cehennemliklere hazırlanmış mekânlardır.
Üçüncü cennet, amel cennetidir. Burası, insanların amelleri karşılığında girecekleri cennettir. Bir insan herhangi bir üstünlük bakımından başkasından daha üstün, ise onun amel cennetinden payı da daha çoktur. Bu yönde üstün olan insan, üstün olduğu kimseden başka bir yönde daha aşağıda bulunabilir. Ancak, söz konusu yönde ve durumuyla diğerini geçmiştir. Buna göre, her bir amelin bir cenneti olması gibi amel sahipleri arasında da hallerinin gerektirdiği tarzda amelde bir derecelenme gerçekleşir.
Sahih bir hadiste Hz. Peygâmberin (sav) Bilal'e şöyle söylediği rivayet edilir:
"Bilal! Beni cennette hangi amelinle geçtin? Cennetten nereye gitsem, hışırtını önümde duydum."
Bilal de şöyle demiş:
“Ey Allah'ın peygamberi! Abdestsiz kesinlikle bir şey söylemem. Abdest aldığımda ise mutlaka iki rekat namaz kılarım.” Bunun üzerine Hz. Peygamber: “İşte bu ikisiyle” demiş. Böylece sözü edilen cennetin bu amele özgü cennetler olduğunu anladık.
Bu rivayette Hz. Peygamber âdeta Bilal'e şöyle der:
“Beni perdeleyecek şekilde, hangi ibadetinle önümde bulunabildin? Bu mertebeye nasıl ulaşabildin? Bilal ise yaptıklarını söyleyince, Hz. Peygamber “işte o iki ibadetle geçmişsin? demiştir. Öyleyse, farz veya nafile bir ibadeti ya da bir iyiliği yapmanın ya da mekruh ve haram bir şeyi terk etmenin mutlaka özel bir cenneti olduğu gibi o cennete girecek insanın elde edeceği bir nimeti de vardır.
Üstünlük, derece derecedir. Bu bağlamda üstünlük, yaştan kaynaklanabilir. Fakat kastedilen, Müslümanlık ve ibadet yaşıdır. Amelleri eşit iki insandan yaşlı olan yaşı nedeniyle küçükten daha üstündür. Çünkü yaşlı insan, dindarlıkta küçüğü geçmiş demektir. Amel, zaman bakımından da diğerinden üstün olabilir. Çünkü Ramazan ayındaki veya Cuma günündeki veya Kadir Gecesindeki veya Hac ayının onundaki veya Aşura'daki amel, diğer zâmanlarda yapılan amelden daha değerlidir. Aynı şey, Şari Teala'nın belirlediği bütün zamanlar için söz konusudur. Ameldeki üstünlük, mekândan da kaynaklanabilir. Örneğin, Mescid-i Haram'da namaz kılmak Medine mescidinde namaz kılmaktan, Medine mescidinde namaz kılmak, Mescid-i Aksa'da namaz kılmaktan daha üstün olduğu gibi Mescid-i Aksa'da namaz kılmak da başka mescitlerde namaz kılmaktan daha üstündür.
Ameller (yapılış) halleri bakımından da birbirlerinden üstün olurlar. Farz namazı cemaatle kılmak, kişinin yalnız kıldığı namazdan üstündür. Bu gibi örnekler çoğaltılabilir. İnsanlar, amelleri nedeniyle de birbirinden üstün olabilir. Örneğin namaz kılmak, geçenlere sıkıntı veren bir şeyi yoldan kaldırmaktan daha üstün bir ameldir. Allah Teala, bazı amelleri diğerlerinden üstün yapmıştır. İnsanlar aynı amelde de birbirlerinden üstün olabilir. Yakın akrabasına sadaka veren bir insan, hem sadaka ve hem de yakın akrabasını gözeten biri haline gelir. Yakını olmayan birine sadaka veren ise, birinci kişiden daha az sevap alır, Ehl-i Beyt'ten bir şerife hediye veren, iyilik yapan ya da cömertlikte bulunan bir insan şerif olmayan birine hediye verenden daha çok sevap alır. Dinde (insanlar ya da davranışlar arasındaki) üstünlük yönleri, sınırlı olsa bile, pek çoktur. Fakat sadece bir kaç örneği göstererek, üstünlük? derken neyi kastettiğimizi anlamanı istedim.
Peygamberlerin cennette başkalarından üstünlükleri bu ihtisas cennetleri sayesinde ortaya çıkar. Amele bağlı üstünlüğe gelince peygamberler de, daha önce belirttiğimiz gibi, amel cennetlerinde (amellerin yapıldığı) hallere göre derecelenir. Aynı makamda bulunmadığı başka birinden üstün olan herkes, amel cennetinde değil, ihtisas cennetinde üstündür.
Bazı insanlar, tek bir zamana pek çok ameli sığdırır. Söz gelişi gözünü kendisine yaraşan işe çevirmişken kulağını dinlemesi uygun işe vermiş ve elini kendisine yaraşır işe tahsis etmiştir, oruçluyken namazını kılar, (iyi bir işi) yapmaya ve (kötü bir fiili) terke niyetlenmişken zikrini yapar. Böylece aynı anda pek çok bakımdan ödüllendirildiği gibi bu sayede aynı durumda olmayan insandan da üstün olur.
Bu nedenle Hz. Peygamber, hangisinden istenirse ondan içeri girileceği cennetin sekiz kapısını zikrederken, Ebu Bekir şöyle demiştir:
“İnsanın sekiz kapıdan birden girmesi için ne yapması gerekir?”
Hz. Peygamber ise, şöyle karşılık vermiştir.
“Ey Ebu Bekir! Umarım, onlardan biri olursun.”
Ebu Bekir, bu sözüyle zikrettiğimiz durumu söylemek istemiştir. Başka bir ifadeyle insan, cennetin bütün kapılarına özgü amelleri içeren pek çok ameli tek bir zamanda yapabilir.
Ahiret yaratılışı da, buradan anlaşılır. Cennet, eş adlı olsalar bile tüm hallerinde dünyaya benzemediği gibi insanın ahiretteki yaratılışı da isimlerde ve surette ortak olsalar bile dünyadaki yaratılışına benzemez. Çünkü ahiret yaratılışında ruhanilik, cisimlikten baskındır. Nitekim biz, bu yaratılışın kesifliğine rağmen, bu durumu ruhaniliğin cisimliğe baskın olmasını) bu dünya hayatında tecrübe ettik. Bu sayede insan, pek çok mekânda bulunabilir. İnsanların geneli ise, bunu ancak uykuda algılar.
Ben kendimle ilgili böyle bir rüya görmüş ve onu Allah'tan gelen bir müjde saymıştım. Gördüğüm rüya, Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadisle örtüşmekteydi. Hz. Peygamber, kendisinin peygamberler arasındaki yerini göstermek için şöyle buyurdu:
“Peygamberler içindeki durumum, bir duvar yapıp bir tuğla eksik bırakan adamın durumuna benzer. İşte O eksik tuğla benim. Artık, benden sonra ne bir resul ne de bir nebi vardır. Böylelikle peygamberlik duvara, peygamberler ise duvarı ayakta tutan tuğlaya benzetildi ki bu nefis bir benzetmedir, Çünkü: hadiste “duvar” diye işaret edilen şey, ancak tuğlayla yapılabilir. Dolayısıyla Hz. Peygamber, peygamberlerin sonuncusu oldu.
(Benim rüyama gelince) 599'da Mekke'deydim. Rüyamda, Kâbe'yi altın ve gümüş kerpiçlerden yapılı gördüm. Bir kısmı altın bir kısmı gümüştü. Kâbe'nin binası tamamlamış ve hiçbir şey eksik kalmamıştı. Ben de, ona ve güzelliğine bakıyordum. O esnada, Rükn-i Yemâni ile Rükn-i Şâmi arasındaki bir tarafa yöneldim. Baktığım yön, Rükn-i Şami'ye daha yakın idi. Duvarın iki sırasında, iki kerpicin, yani bir altın ve bir de gümüş kerpicin eksik olduğunu gördüm. Üst sırada altın, alt sırada ise, gümüş kerpiç eksikti. Bir anda kendimi o iki kerpicin yerine yerleşmiş gördüm. Artık ben, o iki kerpicin aynıydım. Duvar tamamlandı, Kâbe'de eksik bir şey kalmadı. Ben durup bakıyordum. Durduğumun farkında olduğum gibi kendimin iki kerpiç onların da benim zatımın aynısı olduğunu biliyordum. Bu konuda da, herhangi bir tereddüdüm yoktu. Uyandım ve hemen Allah'a şükrettim.
Rüyayı kendi kendime şöyle tabir ettim: Kendi sınıfımın (veliler) örnek almasında ben, peygamberler içinde Allah'ın peygamberi gibiyim. Umarım ki, Allah'ın kendisiyle veliliği bitirdiği kimse ben olurum.
“Bu Allah için güç bir iş değildir."
Hz. Peygamber'in peygamberliği duvara benzetip kendisinin de o eksik kerpiç olduğunu belirttiği hadisi hatırladım. Ardindan rüyamı, Mekke'de konuyu bilen Tevzer'li birine anlattım. O'da, rüyayı tabir ederken benim içimden geçirdiklerimi bana söyledi. Gerçi: rüyayı kimin. gördüğünü kendisine söylememiştim. Engin cömertliğiyle (bu rüyanın gereğini benim adıma tamamlamasını Allah'tan dilerim! Çünkü ilâhi ihtisas, engellenme ya da karşılığında bir fiil veya amel kabul etmediği gibi o sadece Allah'ın bir ihsanıdır.
“Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük iyilik sahibidir.
FÜTÛHÂT-I MEKKİYYE 3.cilt sa: 12-13-14-15-16-17


2 $type={blogger}:
ben tesekkür ederim :)
bizler ikinci grup olmalıyız o zaman yani, istenilen-istenmeyen :)
Yorum Gönder